Gçen yıllarda televizyonlarda bir reklam dönüyordu yaz ayları yaklaşırken ve hatta yaz boyunca, eminim hepiniz görmüşsünüzdür: “Yaz gelmeden aynalarla barışın!“. Reklamda, aynanın önünde sıfır beden bir elbiseyi üzerine tutan bir hanım kız, altta ürünün gururlu vaadini anlatan bir de slogan var ve puf (!?) sayelerinde bilmem kaç saniyede aynalarla barışıyoruz! Canlarım benim, nasıl da tatlılar!?!..
Bu ve buna benzer reklamlar her sene dönüp duruyor yaz ayları yaklaşırken ve söylemeliyim ki hepsi kafamı karıncalandırıp, televizyona doğru sinkaflı laflar etmeme sebep oluyorlar çünkü böyle söylemler içeren reklam kampanyaları, her yaştan kadının beden algısını olumsuz etkiliyor. Öyle ki, televizyonda söylenen o süslü laflar ve görüntülerdeki mükemmel bedenler genç kadınların, kim olduklarına dair bir iç görü oluşturmadan, televizyonda gördükleri olması gereken üzerinden kendilerini tanımlamalarına, orta ve ileri yaştaki yetişkin kadınların ise, çarpık bir hayalin peşinden koşmalarına sebep oluyor. Ne var ki; bu durum kimsenin umurunda olmadığı için şirketler, metin yazarları ya da artık bu saçma sapan dilden kimler sorumluysa onlar, insanların bilinçaltlarına bu nifak tohumlarını sokmakta beis görmüyorlar. Hayır, illa canım memleketim Adana’dan öğrendiğim yaratıcı küfürleri dağarcığımdan çıkartıp, hanımefendi kişiliğimden ödün mü vereyim ?!

Genç bir yetişkin olduğum zamanlardan beri, kadın bedeni , kadının uyması gereken toplumsal kurallar üzerine dönen konuşmalardan, kadının toplumun korunması gereken öğesi olarak tanımlanmasından rahatsız olmuşumdur çünkü kadın kadındır ve çiçek de babandır! 20’lerimin başındayken çarşı her şeye karşı düsturu ile bu konularda ateşli tartışmalara girdiğimi hatırlarım. Çünkü – yüksek sesle – lanet olsundu patriarkiye ve hiç ayrımcılık yapılmazsa pozitif ayrımcılığa da gerek kalmazdı!
Neyse, zamanında ettiğim kavgaların bana ya da hiç kimseye hiçbir şey kazandırmadığını ve toplumsal bazda herhangi bir gidişatı değiştirmediğini görmeye başladığım 30’larımda, olayın yüksek ses çıkartmaktansa, bireysel farkındalık yaratmaktan geçtiğini görebiliyorum. Bu uğurda çalışan herkese de inanılmaz saygı duyuyorum. Zenginliği ve kontrolü elinde tutan %1, evlerindeki pufidik tahtlarından dünyayı yönetirken, tek başına bir Selva ve aynı amaç uğruna dil döküp mesai harcayanlar, ancak dönen çarkın dişlilerinden birkaçına bilgi ve farkındalık ile çomak sokabilirler. Bir çark(kişi) bir çarktır, öyle değil mi? Zira o bir çark başka çarklara, onlar başkalarına derken büyüyüp gidiyor işte farkındalık dediğimiz olgu. Aman yanlış anlaşılmasın, böyle gelmiş böyle gidercilik değil kastettiğim, sadece bağırıp çağırarak büyük değişimler yaratamayacağımızı düşünmeye başladığımı söylüyorum o kadar. Değişim, büyük kitlelere yayılmadan önce, bireysel farkındalıkla başlıyor. Yani bence; bireysel aydınlanma > kavga dövüşle topluma anlatmaya çalışma.
Oprah’ın “Artık Biliyorum” diye bir kitabı var, yıllar içerisinde edindiği tecrübelerle öğrendiklerini yazmış, benimki de o hesap, yaş almak ile anlaşılıyor bazı şeyler galiba. Aslında yaş almak da değil o tam olarak çünkü yaş alan herkes de akıllanmıyor, sanırım onun adı bilinçlenmek, dur dur olmadı, bilinçli yaşlanmak, yok, bilinçli yaş almak. Ha, oldu gibi. Mesele bilinçli yaş almakta ve çevrende dönen dünyayı anlamlandırmaya çalışmakta…
Nereden nerelere geldik değil mi?.. Hemen yazının başını hatırlatayım; buraya dolaylı olarak reklamlardan esas olarak da kadın bedeni üzerine dönen saçmalıklardan geldik…
Bu yazıyı yazmaya karar vermeme aslında yaşadığım bir olay sebep oldu. “Yaz gelmeden aynalarla barışın!” olayına yaratıcı küfürler ettiğim o dönemde, alakasız bir yerde, bu konu ile ilintili bir diyaloğun içerisinde buldum kendimi. Evrenin işleyişi böyle işte, bu konu üzerine iki kelam edeceğim varmış sanırım. Söylediğim gibi bu alakasız yerde çalışan 20 yaşlarının başındaki bir genç kız, kilosu yüzünden evden çıkmak istemediğini, sosyal problemler yaşadığını ve sürekli diyet yaptığını anlattı bana, o sırada “Ay ne kadar zayıfsınız!” diye bana imreniyordu…
Şimdi düşünün, 20 yaşını daha yeni görmüşsünüz ve ergenliğinizden beri diyet yapıyorsunuz!.. Korkunç! Onu dinlerken bulunduğum ortama yabancılaşmanın yanı sıra dehşete düştüğümü itiraf etmeliyim. Hayatının en çılgın ve deneyim dolu olması gereken yıllarını coşkuyla yaşayacağına, bedeninden utandığı için geçmişte, 20 yaşındakinin geçmişi de ne olacaksa artık, evden çıkamadığını, ağladığını ve sürekli diyet yaptığını söyleyen bir kız var karşınızda! Dışarıdan bakılınca hiçbir orantısızlığı olmayan, sadece ve sadece televizyonda yaz gelmeden aynalarla barışmış kadınların ya da Instagram’da gördüğü fenomenlerin vücutlarına benzemediği için onu bu yaşamda ağırlayan, ayakta tutan bedeninden utanan, ağlayan ve hayatını yaşayamayan bir kız… Tekrar etmekte beis görmüyorum, korkunç!
Peki gelin beraber beyin jimnastiği yapalım… Bu kız neden böyle düşünüyor? Neden evden çıkamayacak kadar bedeninden utanıyor? Niye böyle oldu? Allah’ın takdiri mi yoksa? Ya da mesela, delidir ne yapsa yeridir mi? Belki vahiy gelmiştir ha, bir anda kendine bakmış ve demiştir ki “Aayy nasıl da şişmanım dur ben bir bunalıma gireyim!”
Haydi bir de şöyle bakalım olaya… Kadınların, yok yok daha da büyütelim olayı, insanların kafalarındaki olması gereken algısının bir kökü olmalı değil mi? Kadın dediğin şunu yapar, erkek adam şunu yapmaz, kadının kalçalısı, erkeğin maaşı, kadının yaşı, kilo erkeğe yakışır, kadın zayıf olmalıdır gibi öğrenilmiş kalıp yargıların bir kaynağı olmalı sanki?! Hmm…
Zahmet etmeyin zira retorik sorulardı bunların hepsi! Cevabı ben veriyorum, tabi ki biziz bütün bunların müsebbibi! Tabi ki toplum! Tabi ki atasından gördüğünü sorgulamadan uygulayarak, zinciri kırmayan bizleriz bunların müsebbibi. Öğrenilmiş davranışları papağan gibi tekrarlayan bizleriz tüm bunlara sebep olan. John Locke’nin önermesine göre, ki kendisi “Tabula Rasa” yani “İnsan zihni doğduğunda boş bir levhadır” der, büyürken, zihinlerdeki sterotipleri önce anne baba sonrasında ise toplum oluşturur. Yani biz davranışlarımızı ÖĞRENİRİZ. Şişman ya da zayıf bir kadın gördüğümüzde dik dik bakmayı da, onlarla dalga geçmeyi de, ya da normal davranarak herhangi bir tepki vermemeyi de öğreniriz. Şöyle örnekleyeyim, bir çocuk büyürken bedensel engelli annesinin “engelini” tuhaf karşılamaz, ona herhangi bir tepki vermez sadece anlamaya çalışır, öte yandan engelli bir birey gördüğü anda kafasını çeviren “nıt nıt”layan bir annenin çocuğu, bu davranışı normal kabul ederek öğrenecek ve ilk etkileşimden sonra, fark edip değiştirmediği sürece, hep o şekilde davranacaktır. Aradaki nüansı anlatabiliyor muyum?
Çok da uzatmaya gerek yok esasında. Bu çocukların kafalarını saçmalıklarla biz doldurduk, siz doldurdunuz, onlar doldurdular. Hepimiz sorumluyuz bundan. Uzun zamandır görmediğimiz arkadaşımıza, “Ay kız kilo mu aldın bakim sen?!” diyen sen sorumlusun, “Ay kilo sana hiç yakışmamış” diyen komşu sorumlu bundan, “Büyük bedene yakışmıyor bu model ne yazık ki…” diyen tezgahtar sorumlu bundan, sokakta gördüğü fazla kilolu kadının arkasından gülen ergenler ve onları bu şekilde yetiştirenler sorumlu bundan. Kafalarındaki olması gereken algısı ile sözlü ya da sözsüz fark etmez, çevresindekileri utandıranlar sorumlu bundan…
“Amaaan ne var buncacık şeyde!” değil mi? Abartıyorum. Öyle değil işte… Bize çok masum gelen bu buncacık davranışların, insanlar üzerinde nasıl etkiler bıraktığını FARKETMEMİŞ olan bizleriz sorumlular. İğneyi ne kadar hızlı kendimize batırmaya başlarsak hepimiz için o kadar iyi olur… Düşünün!..
Dünya değişiyor artık çağ, fark etme çağı, büyüme, gelişme, anlama çağı. Eski düzen çoğu alanda bitti, “yeni normal” ifadesi dile yerleşti. Neden bizler de birer yeni biz olmuyoruz? Bakış açımızı değiştirmek için biraz da olsa, atalarımızdan öğrendiklerimizi ya da otomatik davranışlarımızın sonuçlarının nerelere varabileceğini sorgulamıyoruz, hani bir türlü kimliğini belirleyemediğimiz ama uğruna her şeyimizi düzenlediğimiz, iyilerin dostu kötülerin düşmanı el alemden neden bir an evvel kurtulmuyoruz? Sözde normların kimlere hizmet ettiğine biraz daha derinden bakmıyoruz?
Kadın bedeni üzerinden başladık madem onun özeline inelim, kime hizmet ediyor incecik beden fikri? 90, 60, 90 ölçüleri? Kime göre ve neye göre güzel bunlar? Kim söyledi olması gerekenin bu olduğunu? Sadece güzellik normları ya da beden algısı konusunda değil herhangi bir konuda olması gereken kime göre ve neye göre olması gereken? Uyanalım artık, bizden önceki nesillerden öğrendiğimiz ve doğru kabul ettiğimiz bir takım kavramlar üzerinden birbirimize eziyet ediyoruz, her alanda, her anlamda…
Her beden sağlıklı olduğu sürece kabul edilir, her beden farklı şekillerde güzeldir. Boyu ve kilosu arasında çok fark olan da güzeldir, az fark olan da. Kısa boylu da kabul edilir, uzun boylu da. Beden dediğiniz ne ki? Geçici, fani, dünyevi ancak bir o kadar da uhrevi çünkü bu hayatınızda sizi, o beden ağırlıyor. Gezmenizi, koşmanızı, konuşmanızı, yaşamanızı sağlıyor. Sizin için karşılıksız olarak her gün çalışan, bir mevcudiyeti itip kakmak niye? Kimin için ne için? Lütfen unutmayın sağlıklı olduğunuz, rahat hareket edebildiğiniz sürece kilonuzun ne olduğunun bir önemi yok.
Toplumsal farkındalığa giden yol bireysel farkındalıktan geçiyor. Sesimizi tabi ki yükseltelim ama toplumsal ölçeğe gelmeden önce kendimizden başlayalım. Bireyi uyandırın ki toplum uyansın. Konu ister bedensel farkındalık olsun ister bireysel özgürlükler, ilk yapmamız gereken şey sorgulamak olmalı. Neyi neden doğru/iyi/güzel vs. kabul ettiğimizi sorgulamalı ve kendi yolumuzu oluşturmalıyız. Yoksa sistem bize ne yapacağımızı, nasıl giyineceğimizi, nasıl görüneceğimizi, neyi ne zaman yiyeceğimizi söyleyip duracak ve biz bunları hayatımız boyunca kendi doğrularımız sayarak birbirimize eziyet etmeye devam edeceğiz, esasın farkında olmadan…
Her halimizle güzeliz!
