Tanıdık Bir Yabancılık: BALKANLAR

Balkanlar’a giderken insan aslında bir coğrafyaya değil, bir hafızaya giriyor. Bakınca haritada yan yana duran ülkeler: Bosna, Makedonya, Arnavutluk, Kosova, Karadağ ama mesele sınırlar değil. Mesele, bu toprakların neyi hatırladığı ve neyi hatırlattığı…

İlk günlerde fark edilmiyor belki ama bir “his” de var orada…
Bir şehir görüyorsun, bir meydan, bir cami, bir pazar yeri… “Tanıdık” diyorsun ama neden tanıdık olduğunu açıklayamıyorsun.

Bosna’da bu duygu sertleşiyor. Saraybosna sokaklarında yürürken taşın dokusu, evlerin ölçeği, kahvehanelerin yerleşimi, ara sokaklardan gelen börek ve köfte kokuları hepsi Anadolu şehirlerinden aşina. Bu benzerlik yüzeysel değil. Tarihsel…

Osmanlı bu coğrafyada yüzyıllarca kalmış. Sadece yönetmemiş; şehir kurmuş, köprü yapmış, çarşı inşa etmiş, bir öz bırakmış.
Bugün hâlâ o öz hissediliyor. Ama Balkanlar’ın hikâyesi sadece Osmanlı’dan ibaret değil. Aynı zamanda parçalanmanın, kopuşun ve savaşın hikâyesi.

1990’ların başında Yugoslavya dağıldığında, Bosna-Hersek kendini bir savaşın ortasında buldu. Bu sadece bir toprak kavgası değildi; kimlik, din ve aidiyet üzerinden yürüyen bir kırılmaydı. Şehirler kuşatıldı, insanlar göç etti, mahalleler boşaldı, hayatlar sonlandı…

Saraybosna kuşatma altındayken, şehir havaalanının altından kazılan dar bir tünelle nefes aldı. Bugün “Umut Tüneli” diye anılan o geçitten insanlar geçti; yiyecek, mühimmat, haber taşındı. Umut, o yıllarda yerin altından yürüdü.

Ve Mostar…

Mostar Köprüsü sadece bir mimari yapı değildi. Yüzyıllardır iki yakayı birbirine bağlayan, insanların birbirine ulaşmasını sağlayan sağlam bir simgeydi. Savaş sırasında yıkıldığında, aslında bir taş köprü değil, bir bağ kopmuştu. Bugün yeniden yapılmış hâlini görüyoruz, turistler fotoğraf çekiyor, insanlar üzerinden geçiyor, gençler bahşiş için Neretva Nehri’ne atlama gösterileri yapıyorlar ama köprünün altında hâlâ o yıkımın sessizliği duruyor. Her ne kadar yıkımın ardından tek tek taşlar toplanmış ve “eski-yeni” köprüyü inşa etmekte kullanılmış olsa da yaşananların titreşimi sinmiş bir defa o topraklara.

Mostar’ın yıkılan köprüsü ve Saraybosna’daki tünel arasında görünmez bir bağ var. Biri hayatta kalmanın simgesi. Diğeri yeniden bağ kurmanın. Biri karanlıkta açılmış bir yol. Diğeri yıkıldıktan sonra tekrar ayağa kaldırılmış bir geçiş. Balkanlar’ı gezerken insan bu iki görüntünün rezonansını birlikte taşıyor: yerin altından bombalardan kaçarak umuda açılan bir yol ve yüzeyde bombalarla yıkılan yüzlerce yıllık bir bağ. Bu coğrafyada tarih, geçmişte kalmıyor. Gündelik hayatın içinde hala yaşamaya devam ediyor. En neşeli anda bile bir yan eksik, bir yan hüzünlü…

Balkanlar öyle bizden ki; kahve içerken, bir taksi şoförüyle konuşurken, bir dükkâna girerken, yemek yerken, Türkiye’ye duyulan özlemi cümlelerde bunu hissediyorsun. “Biz sizdeniz.” “Bizimkiler.” “Türkiye’m…” Bu ifadeler politik değil. Daha çok coğrafi olarak kopmuş bir bağın kültürel hafızada tamamen kopmadığını söyleyen cümleler.

Üsküp’te ise bu his başka bir biçimde çıkıyor. Şehir ikiye bölünmüş gibi: bir taraf modern, hızlı, gürültülü, “değişik”; diğer taraf eski bir zamanın içinden kalmış gibi sakin ve “tanıdık”. İşte bu yüzden taş köprüden geçerken, çarşıdan yürürken, bir dükkânın önünde dururken, bu coğrafyanın yalnızca geçmişi değil, karakteri de tanıdık geliyor.

Arnavutluk’ta, Kosova’da, Karadağ’da da aynı şey sürüyor: bir kopuş yaşanmış, ama hafıza silinmemiş. İnsanlar farklı devletlerin vatandaşı olmuş, farklı sistemlerde yaşamış ama bazı alışkanlıklar, misafirlik biçimi, konuşma tonu, ev düzeni, bunlar değişmemiş. Bu yüzden Balkanlar’da dolaşırken sık sık aynı duyguya dönüyorsun: Aitlik. Ama bu, “bizim yerimiz” gibi doğrudan bir sahiplenme değil. Daha çok, birbirini tanıyan ama uzun süredir görüşmemiş insanlar gibi. Yabancısın ama tamamen dışarıdan değilsin. Sanki bir süreliğine uzak kalmışsın da geri gelmişsin gibi. Her şey çok tanıdık ama bir o kadar uzak.

Balkanlar’ı gezerken insan tarihte kalmış bir bağı deneyimlemiyor, kültürel ve her şeyden ötesi kalben bir devamlılığın içinde yürüyor.

Osmanlı’dan kalan şehir planı, Yugoslavya’dan kalan izler, Bosna savaşının bıraktığı yaralar ve bugün hâlâ süren bir aidiyet arayışı, hepsi aynı anda orada. Bu yüzden Balkanlar bir rota değil. Bir duygu hâli. Orada gezerken şunu fark ediyorsun: bazı yerler seni misafir eder, bazı yerlerde ise tanıdık bir yabancılık hissi olur tüm hücrelerinde.

Balkanlar ikinci türden…

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir